Değişim Psikolojisi

Akıntıya Karşı Yüzenler

3 Ağustos 2026 · 9 dk okuma · Sarp Yağız Çelikel

Akıntı insanı dibe çekmez, kıyıdan uzaklaştırır. İnsanı boğan şey, ona karşı yüzerken biten güçtür.

Sahilde her yaz aynı sahne kurulur. Biri denize girer, bir süre sonra kıyının yerinden oynadığını fark eder ve doğru bildiği tek şeyi yapar: var gücüyle geri yüzer. Kollar hızlanır, nefesi bozulur, her kulaçta başı suya gömülür. Bir ilerler, iki geri gider. Sonunda su onu bırakır, dalga da kumun üstüne atar.

Nefes nefese, sıyrıklar içinde, kolları kalkmaz hâlde kumda yatar.

Sonra hep aynı şeyi söyler: bu deniz beni öldürecekti.

Oysa akıntı dar bir şerittir ve insanı aşağı değil, açığa taşır. Ona karşı yüzmek en pahalı hamledir; en iyi yüzücü bile o hızı yenemez. Cankurtaranların tek uyarısı vardır: karşı koyma. Sırtüstü dön, birkaç yumuşak hareketle nefesini topla, akıntı zayıflasın. Bir süre sonra seni kendi salıverir. Kıyıya o zaman, yandan dönülür.

Yani su onunla uğraşmıyordu. Su yalnızca bir yöne gidiyordu.

Karşı yüzen kişi bunu bilmiyordu. Kimse ona söylememişti.

Kliniğimde defalarca karşılaştığım bir duruş bu. Ona bir isim vereyim: yaralı dönmek.

Yaralı dönmek nedir?

Bırakmanın hiç öğrenilmediği bir yerde kalmış duruş.

Tembellik değil, tam tersi. Bu duruşta kimse az çalışmaz, en çok yorulan odur. Numara da değil, dikkat çekme çabası da değil; kollar gerçekten çalışıyor, yorgunluk gerçek, sıyrıklar gerçek. Manipülasyon hiç değil, çünkü kimse kendini bile bile kumun üstüne attırmaz.

Sorun çabanın azlığında değil, yönünde.

O yön de bir yerde öğrenildi.

Bırakmanın bir bedeli olduğu ev

Bazı evlerde gevşemenin bir fiyatı vardır.

Çocuk bir an dalar, konuşma başka yere kayar. Bir an rahatlar, elindeki şey alınır. Bir kere güvenir, verilen söz tutulmaz. Böyle bir evde bırakmak dinlenmek değildir. Bırakmak, kaybetmenin başladığı andır.

Çocuk bunu kelimelerle bilmez, bedeniyle bilir. Gevşemenin arkasından ne geldiğini öğrenir ve bir daha gevşemez.

Hiç gevşemeyen bir beden, akıntının onu ne zaman bıraktığını da fark edemez.

İyiyken kimsenin sormadığı ev

Bir de şu var, ve asıl ağırlık burada.

Bazı evlerde çocuğun iyi olduğu günlerin karşılığı yoktur. İyiyken kimse sormaz, iyi haber sofrada bir cümle kadar durur ve geçer. Ama bir şey ters gittiğinde herkes üstüne düşer. Ateş çıkar, not düşer, diz kanar; telaş başlar, eller uzanır, sesler yumuşar.

O evde ilgi bir acil servistir. Acil servis de iyi olana bakmaz.

Çocuğun bundan anladığı tek şey vardır: iyiyken görünmüyorum.

Sevilen şey, çocuğun dayanması ve bir şeyleri atlatmasıydı. Çocuk onu, kim olduğu sandı.

Yetişkinlikte bu bir talep gibi görünmez, kaza gibi görünür. Şanssızlık gibi, tesadüf gibi, "benim başıma hep böyle şeyler geliyor" gibi.

O sofrada oturan büyükler de çoğu zaman ancak bir şey kırılınca bakılan çocuklardı. Kimse kendisine gösterilmemiş bir ilgiyi öğretemez.

Çözümün soruna dönüştüğü yer

1974'te Palo Alto'da çalışan üç terapist bir kitap yazdı. İddiaları şuydu: bazı sorunları ayakta tutan şey, onları çözmek için yapılanlardır. Çözüm sorunu bitirmez, besler. En tehlikelisi de bir zamanlar gerçekten işe yaramış olan çözümdür, çünkü kimse işe yaramış bir şeyden şüphelenmez. Kitabın o bölümünün adı zaten bunu söylüyor: daha fazlası, ya da çözümün soruna dönüştüğü yer.

Watzlawick, Weakland & Fisch, Change (1974)

Akıntıya karşı yüzmek yanlış bir hamle değildi. Bir zamanlar tek doğru hamleydi.

Sadece çok uzun süre tekrarlandı.

Kıyıya birkaç kulaç kala

En zor görünen kısım burası.

Sakin suya birkaç kulaç kalmışken geri dönenler var. İstediği işi bulur, teklif gelmeden bir hafta önce ortalığı karıştırır. İlişki üçüncü ayda durulur, tam o durgunlukta bir kavga çıkarır. Bir yıl hazırlandığı sınava girmez. Yıllardır beklediği cümleyi duyar ve gece ikide her şeyi bitiren mesajı yazar.

Dışarıdan hata gibi görünür. İçeriden bir korumadır.

Çünkü sakin suda kişinin kim olduğunu söyleyen hiçbir şey yoktur. Mücadelede kimlik okunaklıdır: dayanan, direnen, hep en zoru seçen. Sakin suda o cümlelerin hiçbiri iş görmez.

Daha ağırı da var. Karşıya geçilir ve orada da kimse gelmezse, geriye anlatacak bir şey kalmaz. Karaya vurmak, o ihtimali hiç denememeyi sağlar.

Karaya vurmak kaza değildir. Çoktan başlamış bir cümlenin devamıdır.

Kumda söylenen cümle

Kumda söylenen cümle yalan değildir.

Her seferinde gerçek bir kanıt birikir: yine olmadı, yine ben, yine deniz sertti. Dosya gerçektir. Yalnızca dosyayı yazan şey, kişinin kendi kollarıdır.

O cümle acınmak için de kurulmaz. Kişinin suçlu olmadığı tek yer orasıdır. Deniz sebepse, insan başarısız değildir. Kurban konumu bir hile değil, suçlanmamanın bulunabilmiş tek yoludur.

Bedeli de şu: orada kimse iyileşmez, çünkü orada hiçbir şey değişmez.

Yetişkinlikte iki iz

Aynı duruş iki ayrı kılıkta karşımıza çıkar.

Birincisi anlatır. Akıntı her yerdedir: patron, eski sevgili, şehir, şans, aile, memleket. Her anlatışta küçük bir rahatlama gelir, çünkü karşıdaki başını sallar ve denizin sert olduğu onaylanır. O rahatlama sahte değildir, gerçekten iyi gelir, akşama kadar dayanır. Sonra baştan anlatılır. Çünkü onaylanan hep denizdir, çocuk değil.

İkincisi hiç anlatmaz. Kimseyi suçlamaz, kendini suçlar, buna karakterim der. Aynı kulacı sessizce tekrarlar, kimse de fark etmez. İçerideki cümle aynıdır, yalnızca yönü çevrilmiştir.

Biri denizi suçlar, öteki kendini. İkisi de karşı koymayı bırakmaz.

Bedel ikisinde de aynı: kaslar tek yönde büyür. Yıllar sonra ortada gerçekten güçlü, gerçekten dayanıklı, hiçbir yere varmamış bir beden kalır.

Bir süre sonra kıyıda bekleyenler de inmez olur. Aynı sahneyi kaçıncı kez izlediklerini bilirler. Onların gelmemesi de dosyaya girer.

Kanıt, bir yerden sonra kendi kendini üretir.

Kliniğimde sık duyduğum bir cümle var: "Ben hep en zorunu seçiyorum." Ve bu doğrudur.

Bir suçlama değil

Bu yazıyı bir suçlama olarak okumamanızı isterim.

Gerçek akıntılar var. Gerçekten çekilenler, gerçekten boğulanlar, elinde tek bir seçenek bile olmayanlar var. Mağduriyet bir olaydır, duruş değil. Birine bir şey yapıldıysa yapılmıştır, kimseye bunun hesabını verme borcu yoktur.

Yaralı dönmek ise, akıntı çoktan bırakmışken kolların aynı hızda çalışmaya devam etmesinin adı.

İkisini karıştırmanın asıl zararı, ikincisi hakkında konuşmak değil, birincisini görmemektir.

Şu da doğru: kimsenin kimseye bırakma borcu yok.

Bırakmak neden teslim gibi gelir

En zor kısım burada başlıyor.

Bırakmak, denize hak vermek gibi gelir.

O evde çocuğun elinde tek bir doğru cümle vardı, o da itirazdı. Kimse kabul etmese, sofrada kimse duymasa bile, çocuk bir şeyin yanlış olduğunu biliyordu. İtiraz, o evdeki en dürüst şeydi.

Şimdi bırakmak, o itirazı geri çekmek gibi görünüyor. Sanki olanlar olmamış sayılacak, sanki herkes haklı çıkacak.

Kolların durmamasının sebebi bu. Durursa, o çocuğun haklı olduğunu kimse bilmeyecek.

Üstelik mücadele işe yaradı. Görünür kıldı, ilgi getirdi, bazı evlerde sevginin girebildiği tek kapıydı. Yasını tutmayı zorlaştıran da bu: kaybedilen şey kötü bir alışkanlık değil, çalışmış bir beceri.

Yas tutulan şey de aslında olan biten değil. Aynı sudan geçen yıllar. Ve o yıllar boyunca kıyıda kimsenin beklememesi.

Deniz o yılları geri vermiyor.

Sonra

Bırakmak teslim olmak değil, yön değiştirmektir.

Sırtüstü dönmek, başın arkasını suya bırakmak, birkaç yumuşak hareket. Akıntı zayıflar, kollar ilk kez gideceği yere çalışır. Kimse denize hak vermiş olmaz.

İtiraz da kaybolmaz, yalnızca yer değiştirir. Bir kere birine söylenmesi yeter. Ondan sonra bedende taşınması gerekmez.

Akıntı, direnmekten vazgeçeni bir süre sonra kendi salıverir.

Sarp Yağız Çelikel
Sarp Yağız Çelikel
Psikoterapist & Araştırmacı · Varşova

Bu kulaç tanıdıksa

Yön değiştirmek tek başına öğrenilen bir şey değil. Online seanslar, Türkçe ve İngilizce.

Seans Ayarla Ücretsiz Anksiyete Rehberi